12.12.15

5.Tenere Simav Kış kampı Kasım 2015

Biz enduro kullanıcıları sanırım kendimize eziyet etmekten zevk alıyoruz. Ya da zorlu yol ve hava koşullarıyla mücadele etmek bizim mutluluk hormonlarımızı hareketlendiriyor.Bu kamplara gitmeyi nerdeyse dört gözle bekler oldum.
Hoppaaa...günü açıklandı sonunda.Kasım sonu ve de bana çok yakın.Kütahya-Simav-Gölcük yaylası.Cuma gününden çıkmaya karar veriyorum.Sabah işlerimi toparlayıp nasılsa şurası diyerek saat öğle 3 buluyor yola çıkmam.Benzin alayım,şurda bir çay,karnım acıktı derken havanın erken kararacağını mı unuttum ben..Simav girişinde bir arkadaşımla buluşuyoruz.Geldik 3-5 dakikamız var derken meşhur Simav Eynal Kaplıcalarının önündeyiz.Sanırım yukarı virajları çıkmamız gerekiyor diyip 3-5 km yol alıyoruz ama hava kararmış olduğundan da tedirgin olup yanlış yolda olduğumuzu düşünüp tekrar kaplıca girişine iniyoruz.Arkadaşlarımızı arıyorum.Yolda olduklarını söyleyip bekleyin diyor bize.Nerdeyse yarım saat geçiyor hava iyice kararıyor ve arkadaşlarım geliyor.Gece gitmekten korktuğumu,ben şurda kaplıcada kalayım dediysemde beni bırakmıyorlar.Bu sefer hep birlikte virajları tırmanıyoruz yeniden.Yaklaşık 15 km gittik ama hissedilen 150 km.Gölcük yaylası milli parkı.Ormandayız.Okadar tırmanmışız ki aşağıda kamp ateşini görüyoruz ama ulaşamıyoruz.Her kampta kaybolan birileri hep olur zaten ,yine kaybolanlarla rastlaşıyoruz ve hep birlikte kayboluyoruz..Şaka şaka..Buluyoruz inişi.Yaylaya inip çadır kuracağımız yeri belirliyoruz,motorlarımızı önüne çekiyoruz.Yerleşiyoruz.Kafa lambalarımızı takıp kimler gelmiş keşfine çıkıyoruz.Hava bir miktar soğuk,çok soğuk değil..( mumy can read ) Biraz arkadaşlarımızla sohbet edip yatıyoruz..
Erken yatan erken kalkar zaten rakım yüksek az uyku bile zımba gibi yapıyor adamı.Gece karanlığında geldiğimiz yayla sabah bizi tüm güzelliği ile karşılıyor.MUhteşem bir manzara.Küçük
bir göl var hemen yanındayız.Hayret biz o karanlıkta nasıl göle dalmamışız.Nerdeyse her 3-5 çadır grubunun önünde bir ateş.Arkadaş ziyareti yaparken kahvaltımı da yapıveriyorum ;) Hava soğuk olmasına rağmen Simav'da yaşayan arkadaşlarımızda ailelerini alıp gelmişler.Ortalık bir festival alanı,oynayan çocuklar,koşturan köpekler.Motoruna kuru odun bulup bağlamış sürüyerek gelen arkadaşlarımız.Akşama daha büyük ateşler yakılıyor.Nerdeyse gece yarısına kadar gelenler oluyor.Gece göl kenarına giden arkadaşlarım tilki gördüklerini söylüyorlar ama allahtan ben bunu tuvalete gidip geldikten sonra duyuyorum.Çünkü burada tuvalet orman!Ateşin çevresinde şarkılar söyleyip,Gürkan'ın bağlamasına eşlik ediyoruz.Sabah kalktığımızda herkes dönüş için hazırlanmaya başlamış,akşamdan kalan ateşlere yeniden kor yapıp çaylar yapılıyor.Çevre temizliği yapılıp,motorlar hazırlanıyor.Bir başka kampta görüşmek üzere diyip yeni arkadaşlarımız,anılarımızla evimizin yolunu tutuyoruz.





















Midilli ve yunanistan

Hayatım boyunca en çok gezdiğim yıl benim için  geçen yıl 2014 olduğunu daha önce yazmışmıydım? Hem yurt içi hem yurt dışı,hem motosikletli hem otobüs,uçaklı tam bir leyleği havada görme yılıydı benim için..’’ gelmek istersen…’’diye başlayan hiçbir cümleyi olumsuz cevaplamadım,fırsatları hiç kaçırmadım..
Yine ‘’gelmek istersen biz Yunanistan’ı şöyle bir gezip geleceğiz ‘’diyen arkadaşlarıma hemen vize işlerini halledip takıldım.
Yunanistan’a ulaşmak için de epey farklı bir rotamız vardı.O sezonun ilk motosiklet festivali için Didim’e gittik öncelikle. Birkaç gün hem arkadaşlarımızı gördük hem son hazırlıklarımızı yaptık.İlk duruğımız Ayvalık.’’rakı-balık-Ayvalık’’ üçlemesini de tabii kaldığımız tek gece de yerine getirdik. Ancak burada fiyatlar hakikaten oldukça yüksek. Nerdeyse tüm bütçemin yarısını burada bırakacaktım.
 Ayvalığa gidip Şeytan Sofrasına gitmemek olmazdı .Buranın gün batımı veya doğumunda görülmesi tavsiye ediliyor ki gerçekten haklılar. Gün batmadan gittiğimiz bu tepe tüm Ayvalık adasına ve midilli adasına hakim.Üzerinde şeytanın ayak izinin olduğuna inanılan ve madeni para atılarak halkın dilekte bulunduğu eski bir lav birikintisi..Akşam yemeğimizi yerken ertesi günkü Midilli adasına gidiş biletlerimizi de internetten alıveriyoruz. Sabah erkenden kalkıp Midilli ye gideceğimiz feribota biniyoruz ve yaklaşık 1.5 saat süren bir yolculuk yapıyoruz .Motorlarımız güvertede biz yukarıda ,ege denizinde, hayatımın en tatlı çaylarından birini içiyorum.

Aslında Midilli adası desek de,Lesvos adasının başkenti Midilli .Barboros Hayrettin Paşa burada doğmuş.Afyonun nerdeyse 1/10 nu kadar bir yüzölçümü var.Bu adanın çevresini nerseyse 2 günde gezdik, görülecek her yeri gördük diyebilirim. Bu adada ve tüm Yunanistan boyunca yollarda ki en büyük sıkıntımız tabelalar hep yunan harfleri, Latin alfabesi yok.. Adaya ilk indiğimiz yer midilli, buradan molivos şehrine geçiyoruz.Çok ilginçtir ki  kriz zamanında Yunanistan ama öğle 2-5 arası siesta zamanı,çok yer kapalı…Biz meydanda nerde otursak diye bakınırken bir motosiklet yanımıza geldi.Hani bizim serseri tayfasına koyduğumuz saç sakal karışmış,bol küpeli deri kıyafetli tiplerden..Bize,gece limanda kendi klüplerinin bir toplantısı olduğunu ve bir konser de olduğunu söyleyip bizi davet ediyor. Gece yapacak başka bir işimiz olmayınca limana inip bizi davet eden kişiyi arıyoruz. Kıstas neyse kapıdan herkesi geçirmiyorlar. Motosikletlerimizle bariyere yaklaşınca öğlen bizle konuşan kişi gelip bizi kapıdan alıyor ve tek tek tüm grupla tanıştırıyor bizi.Hepsi bizi çok iyi karşılıyor ve tanımaya çalışıyorlar bizi.Hepsinin motorları çok ilginç aksesuarlarla donatılmış .Ancak müzik pek hoşumuza gitmiyor,çok yüksek sesin de bizi yoracağını düşünüp otelimize geri geliyoruz.
İki gece kalmak tüm Lesvos adasını dolaşmak için yeterli bence.Nerdeyse tüm adanın çveresini iki günde dolaştık.Sahiller denize girmek için çok güzel,küçük,kimisi salaş bir sürü restoran mevcut.Türk yemeklerini çalmışlar yahu ..Musakka ,cacık,döner hepsi var, tabi yunan isimleriyle..Buralarda kabak çiçeği dolması,kalamar dolması yemeden,barbayanni marka uzo içmeden gidenleri dövüyorlarmış.Dayak yememek için biz de tatlarına baktık. 
Sokaklar Arnavut kaldırımı ve genelde orta yaş grubu insanlar var.Sanki burada hayat hep tatilmiş izlenimi veriyor.Adanın iç tarafları ise eski-yeni manastırlar,volkanik bölgeler,tarihi alanlardan oluşuyor.Bu bölgede bir zeytinyağı fabrikası ve bir uzo fabrikası var ki görülmeye değer bence.Eski sistemle çalıyor bu fabrikalar hoş yeni sistem nasıl onu da bilmiyorum .





uzo fabrikası

Middiliye ilk geldiğimiz gün uğradığımız ,sahibi de Türk olan acentaya gelip Yunanistan’a geçeceğimiz feribot için bilet alıyoruz.Motorlarımız için 22 euro,kendimiz için de 42 euro ödeyerek 12 saat sürecek feribotla geçiş biletlerimizi alıyoruz .Benim için bu gezinin en heyecanlı kısmı bu feribot oluyor.Çünkü daha önce bu kadar uzun süreli bir geçiş hiç yapmamıştım.Daha önce bu feribotla geçen arkadaşlarım bana kesinlikle kamara değil,güverte bileti al demişti.Oları dinleyip güverte bileti alıyoruz.Yani extra para vermiyoruz.





Akşam 8 gibi motorlarımızla feribotun araç girişine girip,motorlarımızı bağlıyoruz.Görevli bize almanız gereken ne varsa alın ,daha sonra bu bölüme gelmeniz yasak demesine rağmen yanımıza ne almamız gerektğini ,lk defa bineceğimiz için bilememiştik.Sadece üstümüzdekiler ve arkadaşlarımın tavsiyesi ile uyku tulumlarımızı alıp güverteye çıkıyoruz.Haziran ayındaydık ve gece yolculuğu ne kadar soğuk olabilirdi.Yukarı çıktık derken asansörle çıkıyoruz.Tam 11 kat! Tabi ben tüm gece tüm katları gezdim.Sayısından emin değilim ama 4-5 farklı restoran vardı..Çok şık alakartlardan ,kafelere,büfelere,alışveriş merkezine,kuaför hatta çocuk parkı,internet salonu,pastahane ilk aklıma gelenler..Tabi fiyatlar bir miktar pahalı.Büfeden aldığımız sandviçle karnımızı doyurup  kahvemle  açık güverteye çıkıyorum.Bir şezlonga uzanıyorum.Gecenin karanlığı,yıldızlar,rüzgar çok derinden gelen bir yunan müziği…Bırakın sabahı,ömrümün sonuna kadar burada kalabilirim.Gece ilerliyor hava iyice soğuyor.Aslında haritada Midilli ve Atina limanı çok yakınmış gibi görünse de baya bir açık denizdeyiz.Nasıl bir karanlık.Denizde miyim karada mı aslında belli değil.Hava soğuğunca içeriye giriyorum.Arkadaşlarımla ve çevremizdeki gençlerle anlaşabildiğimce sohbet ediyoruz.Uykumuz geliyor tabiki.Güverte aldık ama dışarda uyumanın imkanı yok.Uyku tulumlarımızı açıp koridora seriyoruz.Çünkü herkes bu şekilde uyuyor.Uyku tulumuna alışık olsam da bir güvertede ilk defa yatıyorum ,haliyle iyi uyuyamıyorum.İçeride de klimalar öyle hızlı çalışıyor ki dışarı güverteye resmen ısınmaya çıkıyorum ara ara.
Sabah saat 8.Kalimera ( hoşgeldiniz )Atina limanındayız.Motorlarımıza atlayıp daha önce tesadüfen Türkiye’de tanıştığım yine motorcu, arkadaşlarım var.Dimitri ve Eleni.Onları bulup biraz sohbet ediyoruz.Aslında biz Yunanistan’ı güneyden başlayıp kuzeye doğru çıkarak kapıkuleden girecek şekilde bir gezi planı yapmıştık.Ama yukarıya doğru çıkmadan biraz daha güneye inip meşhur Korent kanalını görmeye karar veriyoruz.






Korent kanalı Adriyatik ve Ege denizi arasında geçecek gemilere 400 kilometrelik  bir avantaj sağlıyormuş.Bu kanal 1881 de yapıma başlanmış ve 12 sene sürmüş.Ve tamamı elle yapılmış.uzunluğu 6300 metre ve genişliği de 23 metre kadar .Dolayısı ile çok büyük gemiler geçemiyor buradan.Tabii burada böle bir yükseklik olunca hemen yanına bumgee jumping tesisi kurulmuş.Ama ben henüz bunu yapacak kadar deli değilim .100 km daha yapıp Atinaya geri dönüyoruz.Yolumuz uzun.. Selanik! Yunanistan’ın 2. Büyük kenti ve Atatürk’ün doğduğu yer.Çok turistik bir şehir.Deniz kenarı aynı İzmir kordon .Sanki şehre  sadece gençleri alıyorlarmış izlenimi var.Önüne motorlarımızı güvenle koyabileceğimiz bir otel bulup hemen dışarıya atıyoruz kendimizi.Bütün restoranlar nerdeyse içiçe ve sokaklarda.Yemeğimizi birbirine karışan müzik sesleri içinde yiyip otelimize gidiyoruz.



selan,k meydanı

Sabah ki programımız pek tabi ki Atatürk Evi Müzesi. Çok heyecanlıyım.Motorlarımızı yakın bir yere park edip ve müzeye giriyoruz.10 ar kişilik gruplar halinde alıyorlar içeri.O da ne..İçerde O’na ait nerdeyse hiçbir şey yok!Sadece balbumumdan bir modeli okadar. Evin diğer bölümlerinde sadece fotoğraflar.Büyük bir hayal kırıklığı ile ordan ayrılıyoruz.Selanik kalesi çevresini ve limanda dolaşıp yola koyuluyoruz tekrar.
Eski bir Osmanlı kasabası Kavala var sırada.Benim gibi yeme içme düşkünü biri içinde kurabiye demek.Aslında çok yorulmadık az bir mesafe geldik ve Türkiye ye bile az kaldı.Ama bu huzurlu ve sakin kasabada bir gece kalıp burayı biraz koklamak istiyoruz.Sanata ve tarihe meraklıysanız burada görülecek müzeler,antik tiyatro,Belediye binası gibi yerler ilginizi çekebilir.Benim daha çok yeme içme ilgim olunca kendimi meşhur kavala kurabiyecisinde buluyorum.Hem mideme hem çantama dolduruyorum.Nefis.



Sabah uykumuzu almış kalkıp yola düşüyoruz tekrar.Buarada Yunanistan’da otoyol o kadar sık gişelerle bölünüyor ki benzin parası kadar geçiş ücreti ödedik nerdeyse .Geç de olsa Selanik’ten sonra otoyola girmeden aralardan,köylerin içinden geçmeyi akıl edebildik.Bazı yerlerde durduk,dinlendik.Türkiye’ye yaklaştıkça Türkler artmaya,Türkçe konuşulmaya başlandı.Yol kenarlarında sık sık küçük yapıcıklar dikkatimi çekiyordu,kuş kafesi gibi.Bir tanesinin yanında durup baktım.O yolda, kazada ölenlerin anısına ailesi tarafından yaptırılmış ve içinde ölenin fotoğrafı birkaç özel eşyası ve mum var.Çok ilginç.



Kavala’dan çıkalı çok az olmuştu, biz Türklerin Dedeağaç,Yunanların da Alexsanrapolis dediği ve kapıkuleye 40 km kalan liman kentine geldik.Burada görülecek çok bir şey bulamadık.Sahilde bir fenerden başka sadece şirin restorantlar var.Öğle yemeğimizi yine kalamar ve karidesle tamalayıp sınıra doğru sürüyoruz demir atlarımızı.Sınırımıza geldiğimizde duygulanıyorum.Harika bir gezi yapmama rağmen,Meriç nehrinden geçerken köprünün mavi beyaz dan kırmızı beyaza renkli korkuluklu  yolundaki  askerimiz bana ‘hoşgeldniz ‘demezmi…Motordan inip öpesim geldi askerimizi.. Her şeye rağmen insanın kendi ülkesi kendi değerleri.Seviyorum.

26.10.15

3.Tenere Frig-Yapıldak Göleti Kampı 26 Ekim 2014

Tam da geçen sene bugün. Hem anılarımızı canlandırmak hem de kampta olan biteni yazmak için bir fırsat bugün.


Motosiklet sürmenin en güzel yanlarından biri  de kamplara katılmak bana göre. Ülkemizde ciddi anlamda kamp organizasyonlarından birini de ( Tenere Türkiye ) grubu tarafından düzenlemekte. Temelde Yamaha xt660z ( Tenere ) kullanıcılarının tanışmaları ve bilgi paylaşımları için grup kurulmuş.  Zamanla tüm uzun yol sürücüleri farklı motorlara sahip olsalar da takip eder , merakla bekler olmuşlar. Ben de bunlardan biri oldum.

İlk kamp 2013 yılında Ulubey Kanyonunda düzenlenmiş. Grubun kurucusu aynı zamanda sıkı bir uzun yol sürücüsü Erdem Önen. İkinci kamp Kütahya-Simav da gerçekleşmiş. Kamp tarihleri genelde ya yazın bittiği yada kışın bittiği tarihlerde olması sebebiyle,ve seçilen yerlerin coğrafik olarak zorlu yerlerde olması hava şartlarının sertliği bu kampların gerçek enduro meraklılarının tutkusu haline getirmiş. Bu güzel birlikteliğe sonradan  Yamaha Motor Türkiye'de destek vermeye başlamış.

 

 

 

Ben bu kampla, 3.sü olan 2014 ekim ayındaki Frig buluşmasıyla tanıştım. Frig'de olduğunu duyunca inanılmaz sevinmiştim nede olsa bana yakındı. O sene henüz motorumu yeni satmış ve daha yenisini alamamıştım. Aslında biraz buruk da olsam kampa katılmayı çok istiyordum. Kamp için gelen arkadaşlarım önce kafeye geldiklerinde çoğunun kamp eşyaları motoruna anca sığmış olduğunu, bana yer olmadığını görünce üzülmüştüm. Ama eşim akşam üzeri ''ben seni götürürüm arabayla, sen üzülme karıcım'' derken, aslında yolun binek araba için bu kadar kötü olduğunu bilemezdi. Karanlığa kalmıştık.Ağaçlarda işaretler vardı ama karanlıktan göremiyorduk.Yolun nereye gittiğini bilmeden arabanın altını vurarak ve eşimin söylenmelerinden ufaktan tartışarak Erdem’i arıyorum. Allah'ım telefon da çekmiyor. Orada lastiğimiz patlasa yardım bile isteyemeyeceğiz. Ne kadar o yolda gittik bilemiyorum,tam artık dönelim bulamayacağız dediğimde bir traktör görüyoruz ve ona soruyoruz.Meğer hemen yanındaymışız kampın.Eşim beni bırakıyor ve geri dönüyor ama aklım onda kalıyor.Ya dönüş yolunda başına birşey gelse.. Daha sonra sağ salim eve ulaştığının mesajını alıyorum da rahat bir nefes alıyorum.



 
Herkes çadırını kurmuş.Ben de aceleyle arkadaşlarımın yanına kuruyorum çadırımı.Ve yakılan kocaman kamp ateşinin yanına çoğu ile sadece sosyal medyada tanıştığım arkadaşlarımı bulmaya gidiyorum.Geç saatlere kadar süren sohbetten sonra herkes çadırına yatmaya gidiyor. Soğuk havada kampa alışık olmayan bünyem ,bozulmuştu .Birkaç kez arkadaşıma seslenerek bana doğada tuvalet için eşlik etmesini istesem de 3.gidişden sonra utanıp yalnız çıkıyorum. Gecenin karanlığında az bir tepe çıkıp, ağaçların arasında arkamdan bir ayı gelmesin diye de dua ederek senaryolar kuruyorum.O tedirginlikle az uyumama rağmen ne kadar zinde kalktığıma şaşırıyorum.
 
Sabah olduğunda Yapıldak Göleti’nin ve ortamın güzelliğinin daha önce görmediğim kadar güzel bir yer olduğunu görüp kendime nasıl daha önce burnumun dibindeki yere gelmedim diye kızıyorum. Yamaha'nın kendi motorlarına servisi burada da devam ediyor. Motorlarına yağ değişimi yapıyorlar. Harika bir destek.
Herkes kendi imkanlarınca yemek için birşeyler hazırlıyor,çaylar yapılıyor. Sohbet muhabbet.. ancak öğleden sonra kuvveli bir yağmur… Hadi diyorum şimdi herkes çadırlarına kapanacak derken Erkan Öztürk herkesi sönmekte olan ateşin başına çağırıyor. Hepimize tombala kartları dağıtıyor ve o yağmurun altında hayatımın en güzel tombalasını oynuyorum. Yerden aldığımız otlarla,çakıllarla kartların üzerini kapatıyoruz.Biz motorcular için çok anlamlı hediyeler çinko ve tombalayı yapanlara gidiyor.


 
 Gecemiz de bir bu kadar güzel ve eğlenceli geçiyor. Ertesi gün artık dönüş zamanı.sabah erkenden herkes eşyalarını toplayıp vedalaşarak yola koyuluyoruz.Güzel dostluklar ve anılarla ilk Tenere kampım bitmiş oluyor.
 

Motosikletle Frigden Volgaya macerası 1.bölüm

Geçen sene #afyondannepale sürüşümün bana göre başarı ile geçmesinin ardından daha henüz  dönüş yolundayken seneye nereye gitmeli düşünce...